I I I .   B Ö L Ü M

K O K U   A L M A

 

 

Burnumuz, zaman zaman varlığını unuttuğumuz ve işlevini önemsemediğimiz bir organımızdır. Koku alma deyince tabi ki akla ilk gelen de burundur. Hani insanoğlu somut olmayana pek de önem vermez ya; burun da somut olmayanı algılamamıza yaradığı için olsa gerek, pek önemsenmez. Şöyle bir düşündüğümüzde; görememek, duyamamak, konuşamamak, dokunamamaktansa koklayamamayı yeğ tutabiliriz. Ancak koku alma sistemimiz bizim en basit anlamda algıladığımızdan çok daha önemli işlevlere sahiptir.

 

Kokusunu algılayamadığımız bir şeyi tam olarak algılamamız da mümkün değildir. Herhangi bir nesnenin görüntüsü, sesi ve kokusu ancak bir arada iken o nesneyi tam olarak ifade edebilir. Aynı şekilde biz insanlar da herhangi bir nesneyi ancak görerek, duyarak, dokunarak ve koklayarak tam olarak algılayabiliriz.  Nezle olduğunuz zamanları hatırlayın; o günlerde fiziksel olarak burnunuzun içinde bulunan mukus tabakası akıcılığını kaybettiği için, geçici olarak koku alma yeteneğinizi de yitirirsiniz ve ne yediğiniz yemekten bir tat, ne dokunduğunuz bir gülden zevk alabilirsiniz. Bu da aslında koku almanın ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Koku alma yeteneklerini yitiren insanlara “anosmia” denir.  Yapılan bilimsel çalışmalar göstermiştir ki; herhangi bir nedenle koku alamaz duruma gelmiş insanlar, zaman içinde görme zevklerini, dokunma duyarlılıklarını ve damak tatlarını yitirmektedirler. Tıpkı bir elin beş parmağı gibi koku alma da hayatı algılamamızda, olmazsa olmaz unsurlardandır ve aslında hiç de önemsenmeyecek bir şey değildir. Renge can katan, dokunulana ruh veren, alınan tada derinlik katan kokudur.

Koku alma denilince akla ilk gelen burun olmasına rağmen aslında koku almanın sadece %5 lik kısmı burunda gerçekleşir. Geri kalan %95 lik kısım, tamamen beyinde gerçekleşir.

Aslen burnumuzun iki önemli işlevi vardır; soluduğumuz havayı ısıtıp nemlendirerek akciğerimizin narin yapısına en uygun hale getirmek ve koku moleküllerini taşıyan havayı asıl koku alan organımıza taşıyarak; koku almaya yardımcı olmak. Asıl koku alan organımız burun deliklerinden yaklaşık 7cm içeride bulunan; olfaktör epiteldir.

Gün boyunca ortalama 23.040 defa nefes alırız. Her nefes alışımızda milyar kere trilyon sayıda molekülden meydana gelen, havayı solumuş oluruz. Havada bulunan koku da bu milyar  kere trilyon sayıdaki moleküllerin arasında bulunan, çok sayıdaki moleküllerdir. Birçok molekül bir araya gelir ve sonuçta biz onu tek bir koku olarak algılarız. Örneğin, o çok iyi bildiğimiz kahve kokusu 150 ayrı molekülden oluşur.

 

Soluk aldıktan sonra, burun o özel yapısı ve içindeki mukus tabakası ile bu molekülleri olfaktör epitel denen, bir santimetrekareden daha küçük ve sürekli nemli bulunan koku organımıza taşır. Burnun özel kıvrımlı yapısı, solunulan havayı koku organına taşımaya yardımcı olurken; burun içindeki nemli mukus tabakası da koku maddesinin kimyasal olarak daha hızlı çözünerek algılanmasını hızlandırır. Kokunun algılanabilmesi için muhakkak koku organı olan olfaktör epitelin üstündeki sinir hücrelerine değiyor olması gerekir. İşte bunun sağlanabilmesi için de nemli olan mukus tabakası molekülleri nemi ile eritir; kimyasal olarak çözer; reaksiyona sokar ve ancak bu alt yapıyı hazırladıktan sonra akıcılığı sayesinde olfaktör epitele ulaştırır. Olfaktör epitel üzerinde, uçları reseptörlü, püskülümsü uzantıları olan 6 ila 10 milyon sinir hücresi bulunur. Bu püskülümsü uzantılar sürekli dalgalanarak; burun yardımıyla kendilerine ulaşan moleküller içinden koku moleküllerini yakalarlar ve reseptörleri ile olfaktör epitel dokusunun içine ulaştırırlar. Bu doku da kendisine ulaşan koku moleküllerinin sinyallerini, içindeki özel hücrelerle beynin alt tarafında bulunan koklama merkezine ulaştırırlar. Koku moleküllerinin sinyallerini alan koklama merkezi, hafızasında bulunan 10.000 kokunun  özelliği ile kıyaslayıp; bu kokulardan hangisi olduğuna karar verir. Eğer algılanan koku, hafızadaki kokulardan değil ise, bu yeni koku, koklama merkezince bir daha unutulmamak üzere derhal hafızaya kaydedilir. Bütün bu işlemler bir saniyeden çok daha kısa bir zamanda gerçekleşir. Sonuçta algılanılan kokunun nasıl bir koku olduğu ve neye ait olduğu anlaşılır.

 

Bu koku sinyalleri koklama merkezinden çıktıktan sonra, beynin duygu bölümüne geçtiği için de bu koku ile ilgili güzel, çirkin, acı, keskin, hafif v.b. gibi bir yargıya varırız. Güzel kokular, bir hoşluk duygusu, çirkin kokular ise  beğenmeme, tiksinme gibi bir duyguya neden olur.

 

Bir molekülün koku olarak algılanabilmesi; burnumuza çekince yukarı çıkabilmesi için  uçucu olmasına ve burnun içindeki mukustan olfaktör epitele ulaşabilmesi için eriyebilir olmasına bağlıdır. Olfaktör epitel üzerindeki sinir hücrelerinin reseptörleri, koku algısının ilk saniyelerinden itibaren değişik oranlarda yakaladıkları koku moleküllerine adaptasyon gösterirler. Bu nedenle bir ortama ilk girdiğimizde, ortamın algıladığımız kokusunu çok daha fazla hissederken; bir müddet sonra ortamın kokusunu artık ayırt edemez  oluruz.

 

Koku alma organı diye nitelendirdiğimiz olfaktör epitel, aslında beynin ön kısmının uzantılarıdır. Bu nedenle direkt beynimizle koku alırız demek de aslında pek hatalı olmayacaktır. Burnumuzu bir kokuya daha da yaklaştırdığımızda aslında beynimize de yaklaştırmış oluruz. Yine koklamak için bir çiçeği burnumuza yaklaştırınca, o çiçekten havaya dağılan koku moleküllerinden daha fazla sayıda molekülü beynimize taşımış olacağımızdan, o çiçeğin kokusunu çok daha fazla ve etkili algılayabiliriz.

 

 

Beynin koku almaya yarayan bu ön kısmı, beynin konuşma ve bilinç kısmı ile ilişikli olmadığından algıladığımız bir kokuyu tarif etmekte zorlanmamız da çok doğaldır. Aynı şekilde beynimizin bu koku almaya yarayan ön kısmı, beynimizin nörolojik denge, tat alma, hafıza ve duygusal durum merkezleri ile doğrudan ilişkili olduğu için de farkına varalım yada varmayalım anılarımız, hislerimiz, huzur yada sinir hali içinde bulunmamız gibi pek çok halimiz algıladığımız kokulardan fazlasıyla etkilenir.

 

Bu nedenle de koku duyumuz basite aldığımız kadar önemsiz değildir. Hatta tam aksine içinde bulunduğumuz hayatı algılamamız da çok önemli işleve sahiptir. Biz günlük hayatımıza devam ederken özel bir çaba sarf etmeden sürekli koku almaya devam ederiz. Uyku halinde iken bile beynimizin koku alma faaliyeti duraklamaksızın sürer. Dolayısıyla duygularımız, düşüncelerimiz sürekli bu önüne geçilemez faaliyetin etkisindedir. Yeri geldiğinde gözlerimizi kapatıp istemediklerimizi görmeme şansımız var. Aynı şekilde kulaklarımız tıkayarak, istemediklerimizi duymama; istemediğimiz nesnelere dokunmama şansımız da... Bu şekilde önüne geçip, yeri geldiğinde kontrol altına alabildiğimiz duyularımızın ruhumuzu etkilemesini de kontrol edebiliriz. Hatta mükemmel savunma mekanizmamız görüp, işitip, duyduklarımız neticesinde ruh halimizde meydana gelen değişiklikleri nötr alize etmek için gördüklerimizi, işittiklerimizi, duyduklarımızı unutarak ta kontrol etmemize yardımcı olacaktır. Ancak bir kere olsun isteyerek veya istemeyerek algıladığımız koku hemen koku hafızamıza yerleşir, duygu merkezimizde de olumlu yada olumsuz durumlar oluşturur ve  yaşamaya devam ettiğimiz sürece bir daha o kokuyu ve  üzerimizdeki etkilerini unutma şansımızı da ortadan kaldırır.